İnsan topluluklarının düşünme biçimleri, çevreyle kurdukları ilişkiler, toplumsal hafızaları ve kültürel değerleri büyük ölçüde diller aracılığıyla biçimlenir ve aktarılır. Bu nedenle, dillerin çeşitliliği yalnızca iletişimsel değil, aynı zamanda kültürel ve bilişsel zenginliğin de göstergesidir. Ancak günümüzde bu zenginlik ciddi bir tehdit altındadır. Crystal (2000) ve Whaley (2003) gibi araştırmacıların da vurguladığı üzere, dünyada konuşulan dillerin tam sayısını belirlemek zor olmakla birlikte, Glottolog’a göre dünya genelinde var olan yaklaşık 7.000 dilin yüzde 58’i farklı derecelerde tehlike altındadır (Adamou, 2024; Grenoble & Whaley, 2006). Bu dillerin büyük bir bölümü küçük topluluklar tarafından konuşulmakta ve kuşaklar arası aktarımda yaşanan kesintiler nedeniyle hızlı bir biçimde canlılığını yitirmektedir (Adamou, 2024).
Bu genel tablo, dil kaybının boyutlarını daha somut verilerle ele almayı gerekli kılmaktadır. Glottolog’a göre tehlike altındaki bu yüzde 58’lik dil dilimi, sayısal olarak yaklaşık dört bin dile karşılık gelmektedir ki bu son derece çarpıcı bir rakamdır. Daha ayrıntılı incelendiğinde, dillerin yaklaşık yüzde 10’unun ondan az dil taşıyıcısına sahip olduğu görülmektedir. Bunlar, önümüzdeki yıllarda kullanılmaz hâle gelme olasılığı en yüksek olan dillerdir. Sürecin hızı ise başlangıçta düşünüldüğünden daha düşüktür: titiz tahminler, her iki haftada bir değil, her üç ayda bir bir dilin kullanım dışı kaldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, eğer hiçbir şey değişmezse, önümüzdeki yüz yıl içinde yaklaşık dört yüz dilin daha kullanılmaz hâle geleceği anlamına gelmektedir (Adamou, 2024).
Dillerin yok oluş nedenleri tarih boyunca çeşitlenmiş ve dönüşmüştür. Savaş, soykırım, doğal afetler, kıtlık ve salgın hastalıklar gibi nedenlerle yerli toplulukların tümüyle ortadan kalkması; ya da daha yakın dönemde küreselleşme ve kitlesel göç dil kaybının başlıca tetikleyicileri olmuştur. Dilin yok olması, yalnızca bir iletişim biçiminin kaybı değil; o dilde vücut bulan bilgi sistemlerinin, geleneklerin, çevreyle kurulan kendine özgü ilişkilerin ve hafızanın da yitirilmesidir. Bu nedenle, tehlike altındaki dillerin belgelenmesi, yalnızca akademik bir sorumluluk değil, aynı zamanda topluluk temelli, etik ve sürdürülebilir bir kültürel koruma pratiği olarak görülmelidir.
Tehlike altındaki dillerin coğrafi dağılımı, dilsel çeşitliliğin yoğun olduğu bölgelerle örtüşmektedir. Özellikle Avustralya, Amazon Havzası, Orta Amerika, Sahra Altı Afrika, Orta Asya ve Sibirya gibi alanlar, çok sayıda yerli dili barındırmakla birlikte, aynı zamanda bu dillerin hızla kaybolduğu bölgelerdir. Avustralya’da konuşulan yerli dillerin %90’ından fazlası artık yalnızca yaşlı bireyler tarafından bilinmektedir; Amazon bölgesinde ise birçok dilin konuşur sayısı 100’ün altına düşmüştür. Kanada’daki Algonquian, Athabaskan ve Salishan dillerinin büyük bölümü yok olma tehlikesi altındadır. Benzer şekilde, Sibirya’daki Yukagirce, Nganasanca gibi diller ile Kafkaslar’daki Tsezce ve Hinukhça gibi mikro-diller, topluluk bazlı aktarımın kesintiye uğraması nedeniyle kritik düzeyde risk taşımaktadır (Adamou, 2024; Ethnologue, 2022; UNESCO Atlas, 2023).
Tehlike altındaki Türk dilleri ise, UNESCO’nun Tehlike Altındaki Diller Atlası gibi uluslararası kaynaklarda farklı tehlike düzeylerine göre sınıflandırılmaktadır. “Savunmasız” kategorisindeki diller hâlâ çocuklara öğretilmekte, ancak sınırlı bağlamlarda kullanılmaktadır. Bu gruba Gagavuzca (Moldova, Ukrayna, Romanya), Tuvaca, Yakutça (Saha Türkçesi), Altayca ve Karakalpakçanın bazı bölgeleri girmektedir (UNESCO Atlas of the World's Languages in Danger, 2022; Csató & Johanson, 2003). “Kesintili” diller ise artık çocuklara aktarılmamakta ve yalnızca yetişkinler tarafından konuşulmaktadır. Kumukça, Nogayca, Hakasça, Çulımca, Şorca, Tofaca ve Karaçay-Balkarcanın bazı ağızları bu sınıftadır (Ethnologue, 2022; Endangered Languages Project, 2024).
“Ciddi tehlikede” olarak tanımlanan dillerde kuşaklar arası aktarım tamamen kopmuş durumdadır ve dili yalnızca yaşlı kuşaklar konuşmaktadır. Bu kategoride yer alan diller arasında Soyotça, Halaçça, Kumandı Türkçesi, Karaimce ve Sibirya Tatarcası’nın bazı ağızları bulunmaktadır (UNESCO, 2022; Csató, 2001). “Ölmek üzere” olan diller ise artık yalnızca birkaç yaşlı konuşur tarafından bilinmekte ve etkin biçimde kullanılmamaktadır. Bu sınıfa giren diller arasında Çulım Türkçesi, Tofaca, Lopnor Türkçesi, Kumandı Türkçesinin bazı ağızları ve Urumca (Yunanistan ve Gürcistan’da konuşulan Türk kökenli bir dil) yer almaktadır (Endangered Languages Project, 2024; Johanson, 2006). Bu sınıflamalar zamanla değişebilmekte, bazı dillerin konuşur sayısı azaldıkça “ölü dil” aşamasına geçebilmektedir.
Ethnologue verilerine dayalı olarak 2010 yılı itibarıyla Türkiye'de, Türkiye Türkçesi de dâhil olmak üzere toplam 36 farklı dilin konuşulduğu belirtilmektedir. Bu sayının, sonraki yıllarda yapılan güncellemeler ve alan araştırmaları doğrultusunda 2018 yılı itibarıyla 41’e yükseldiği ifade edilmektedir (Eberhard, Simons, & Fennig, 2018; UNESCO, 2022). UNESCO tarafından yayımlanan Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre 2010 yılında Türkiye’de tehlike altında bulunan dil sayısı 15 olarak belirtilmişken, günümüzde bu sayı 19’a ulaşmıştır (Akkuş, 2024). Bu artış, hem belgelenen dil çeşitliliğinin genişlediğini hem de daha fazla sayıda dilin yok olma riskiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır.
UNESCO’nun Tehlike Altındaki Diller Atlası’na (2018) göre Türkiye’de farklı derecelerde tehlike altında bulunan yerli diller dört ana dil ailesi altında sınıflandırılmaktadır. Kafkas dilleri grubunda Lazca, Abazaca, Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes ve artık konuşanı kalmadığı için ölü dil olarak kabul edilen Ubıhça yer almaktadır. Hint-Avrupa dilleri arasında Hemşince (Homşetsma), Batı Ermenicesi, Romeyka (Karadeniz Rumcası), Romani, Zazaki ve Ladino (Sefarad Yahudicesi) sayılmaktadır. Sami dilleri kapsamında Süryanice, Suret, Mlahso, Hertevin ve Ṭuroyo bulunmaktadır. Türk dilleri grubunda ise Gagavuzca yer almaktadır. Bu dillerin büyük bölümü, tarihsel süreçte uygulanan dil politikaları, toplumsal baskılar, zorunlu göçler, kentleşme ve özellikle kuşaklar arası dil aktarımının kesintiye uğraması gibi nedenlerle ciddi ölçüde tehlike altındadır (Akkuş, 2025; Bağrıaçık vd., 2023).
Türkiye'deki tehlike altındaki dillerin coğrafi yayılımına bakıldığında, Artvin ili tarihsel, kültürel ve etnolingüistik açıdan özel bir konuma sahiptir. Artvin ili, Türkiye’nin kuzeydoğusunda yer alması ve tarih boyunca çeşitli etnik gruplara ev sahipliği yapması nedeniyle önemli bir dilsel çeşitliliğe sahiptir. Bu coğrafyada günümüzde hâlâ konuşulmakta olan bazı diller, UNESCO’nun Tehlike Altındaki Diller Atlası’nda farklı derecelerde tehlike altında sınıflandırılmaktadır. Özellikle Lazca, Hemşince (Homşetsma) ve bazı yerel Gürcüce ağızları, Artvin’deki dilsel çeşitliliğin başlıca örneklerindendir. Güney Kafkas dillerinden biri olan Lazca, Arhavi, Hopa ve Kemalpaşa ilçelerinde yaşlı kuşaklar tarafından konuşulmakta olup UNESCO tarafından "savunmasız" (vulnerable) olarak sınıflandırılmaktadır (UNESCO, 2022). Hint-Avrupa dilleri ailesine ait olan Hemşince ise Hopa ve Borçka ilçelerinde bazı köylerde konuşulmakta olup, UNESCO tarafından “kesinlikle tehlikede” (definitely endangered) kategorisine alınmıştır (UNESCO, 2022). Ayrıca Borçka, Ardanuç ve Şavşat çevresinde yaşayan bazı Gürcü kökenli topluluklar tarafından konuşulan yerel Gürcüce ağızlar da kuşaklar arası aktarımın zayıflaması nedeniyle ciddi ölçüde gerilemiş durumdadır (Akkuş, 2024; Bağrıaçık vd., 2023; Gökdağ, 2010).
Tehlike altındaki dillerin belgelenmesi hem dilsel çeşitliliğin korunması hem de kültürel mirasın devamlılığı açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bir dil yok olduğunda, o dille birlikte sadece kelimeler değil, aynı zamanda o topluma özgü düşünme biçimleri, dünya görüşleri ve kültürel pratikler de kaybolur. Bu nedenle dil belgelenmesi yalnızca akademik bir faaliyet değil, aynı zamanda insanlığın müşterek kültürel hafızasını koruma çabasıdır. Peter K. Austin'in de vurguladığı gibi, belgelenmemiş bir dil öldüğünde geride iz bırakmadan kaybolur; ancak belgelenmiş bir dil, topluluklar için kimlik kaynağı olmaya ve gelecekte yeniden öğrenilmeye devam edebilir (Austin, 2007).
Belgeleme süreci yalnızca dilin sözvarlığı ve gramerini kayda geçirmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda bu süreç, topluluğun yaşam biçimi, anlatı gelenekleri, sosyal organizasyonu gibi birçok kültürel unsuru da içerir. Bu çok yönlü yaklaşım, dil ile kültürün birbirinden ayrılamaz doğasını göz önünde bulundurur. Dolayısıyla tehlike altındaki dillerin belgelenmesi, hem yerel toplulukların kendi kimliklerini yeniden inşa etmeleri hem de bilimsel çalışmaların daha bütüncül bir çerçevede yürütülmesi açısından son derece değerlidir. Austin’in de belirttiği üzere, bu çalışmalar yerel topluluklara “dil mirasçıları” olarak güç kazandırmakta ve onları dilin taşıyıcısı konumuna getirmektedir.
Bu etkinlik, tehlike altındaki dillerin belgelenmesi ve bu alanda akademik çalışmalar yürütmek isteyen lisansüstü düzeydeki araştırmacılara yönelik olarak düzenlenmiştir. Etkinliğin temel amacı, katılımcılara tehlike altındaki dilleri dokümantasyonu alanında kuramsal bir çerçeve sunmak ve saha temelli çalışmalarda ihtiyaç duyacakları uygulamaya dönük temel bilgileri kazandırmaktır. Etkinlik kapsamında, tehlike altındaki dillerin belirlenmesi, veri toplama sürecine nasıl hazırlanılması gerektiği, saha araştırmalarında dikkat edilmesi gereken etik ilkeler, dil topluluklarıyla iş birliği kurma yolları ve proje süreçlerinin bilimsel, idari ve teknik boyutları ele alınacaktır. Ayrıca, bu alanda destek sağlayan ulusal ve uluslararası kurumlar (örneğin: SOAS ELDP, Volkswagen Stiftung, Endangered Language Fund, UNESCO) ve bu kurumlardan burs veya proje desteği alma süreçleri hakkında kapsamlı bilgilendirme yapılacaktır.
Alanında uzman eğitmenler tarafından yürütülecek derslerde, daha önce gerçekleştirilmiş saha çalışmalarından örnekler paylaşılacak; katılımcıların bu alandaki pratik zorluklara ve çözüm yollarına dair farkındalık geliştirmeleri sağlanacaktır. Saha verisinin nasıl değerlendirileceği, hangi tür verilerin öncelikli olduğu ve bu verilerin bilimsel projelere nasıl dönüştürülebileceği konularında yönlendirici bilgiler sunulacaktır.
Etkinliğin uygulamalı bölümünde, katılımcılar Artvin ilinin Hopa, Kemalpaşa ve Arhavi ilçelerinde yer alan Laz ve Hemşin köylerinden birine düzenlenecek saha gezisine katılacaktır. Bu geziler sırasında katılımcılar, eğitmenler eşliğinde saha sürecinin işleyişini yerinde gözlemleyeceklerdir. Ayrıca dil topluluklarıyla yapılan ön görüşmeler, veri toplama yöntemleri ve araştırmacı-topluluk ilişkileri gibi süreçler hakkında doğrudan gözlem yapmak imkânı bulacaklardır.
Etkinlik sonunda katılımcıların, tehlike altındaki dillerin belgelenmesine yönelik akademik bir projeyi planlama, destek başvurularına hazırlanma ve bu alanın araştırma dinamiklerine ilişkin yetkinlik kazanması hedeflenmektedir. Ayrıca bu etkinlik, özellikle tehlike altındaki Türk dillerinin belgelenmesi ve korunması amacıyla çalışabilecek donanımlı araştırmacıların yetiştirilmesini de amaçlamaktadır.